Gece ve gündüz aynı insan olabilen var mı aramızda merak ediyorum. Bu gecenin olayı neyse insanı bir garip yapıyor. Triplere falan sokuyor. Gündüz olduğun şakalı, komikli, bol kahkahalı, muhabbetli tip gidiyor yerine duygusallı falan bambaşka bir insan geliyor. Çift karakterli olmak ikizlere özel bir şey diye düşünürdüm ama bence herkes çift karakterli ve sebebi tamamen gece ve gündüz.
Gece oldu triplere girdim yine. Olmuş bitmiş şeyleri hatırlayıp sövmeler, keşke şöyle olsaydı demeler, ulan niye böyle oldu diye sorgulamalar. Böyle giden olaylar olaylar. Onu demişken, hakkaten neden böyle oldu ki?
“Böyle de olabilirdi”, “böyle olmayabilirdi”, “başka türlü olabilirdi” cümleleri de türünün tipik örnekleri olan aynı şeyi anlatan cümleler. “Her şey çok farklı olabilirdi” kafası diye bir şey var. Olmaz olsaydı. Zaten o olmasaydı, geceler bu kadar problem yaratmazdı. Çünkü geceler her şeyin farklı olduğunun hayal edildiği ve öyle olmadığı/olamadığı için isyan edilen zamanlardır.
O zaman geceler ölsün mü? Geceler ölmesin. İçimde az da olsa duygu kırıntılarının olduğunu kanıtlayan tek zaman gece. Gündüz olduğum kişi dünyanın en duygusuz, en relax insanı çünkü.
Geceler eskiden bu kadar kötü değildi. Doluydu geceler. İnsanlarla doluydu, sevgiyle doluydu. Daha doğrusu geceler insanlarla doluydu, sevgiyle dolu olan bendim. Zaten her şeyin sebebi de bu değil mi?
Gece olunca insan böyle saçmalıyor falan. Gündüz bunları okursam yazdığıma önce gülerim, sonra pişman olur silerim kesin. Çünkü gündüz başka biriyim, gece başka. Belki de şizofrenimdir, bu bana özel bir durumdur bilemiyorum. Şizofreni çünkü geceleri bastırıyormuş, gündüz anlaşılmıyormuş. Hafifliyormuş sanırım. Ne garip bir hastalık o da ya.
O değil de ben neyden bahsediyorum burda belli değil. Final haftasındayım ve çok mutsuzum. Hayat çok kötü. Hayat çok zor. Çünkü final haftasındayım. Başka bir sebep yok, gerçekten. Hergün aynı kütüphane, hergün aynı insanlar. Hergün aynı aktiviteler. Uykunu alamadan can çekişerek kalk, kütüphaneye git, saatlerce kal ama belki bir saat adam gibi çalılşabil, sürekli mola ver, her molada aynı geyikleri yap, çay iç, kahve iç, gece 12de ordaysan çorba iç, canın sıkılıyor çubuk al, çikolata al, bir yandan atıştır bir yandan çalış, telefondan twittera bak, foursquaredan check in yap. Kahkaha attım son bir ayımın özeti bu resmen, ne kadar mal yaşıyorum. Tek eğlencem foursquaredaki arkadaşlarımla puan kapıştırmak. Onda da sürekli 1.yim artık bir heyecanı kalmadı.
Bitse de gitsek!
Gece diye girmiş neyle bitirmişim.
Bitişi yeniden düzenliyorum. Bunlar hep gecenin suçu. İsyanım da üzüntüm de gereksiz duygusallığım da gecenin suçu. Geceleri doldurmak gerek gençler. Geceleri yalnız olmamak gerek.
Ölüm korkusunu hiç bugünkü kadar net bir şekilde hissetmemiş, ölümden hiç bu kadar korkmamıştım. Çok garip bir duyguymuş.
Mayısın ikinci pazar günü bildiğimiz üzere anneler günüdür. Birçok mağaza buna özel kampanyalar, indirimler vb şeyler düzenler çünkü herkes annesine hediye alacaktır. Bu kampanya ve indirim süreci her ne kadar bir hafta önceden başlıyor olsa da, bir Türk insanı klasiği olarak tabiki hepimiz son güne bırakırız hediye alma işini. Ben de aynen öyle yaptım ve açıkçası biraz da indirimlerden kendim için yararlanmak için birçok mağazayı barındıran büyük bir alışveriş merkezine gitmeye karar verdim. Ankara’da bu tanıma en uyan yerin Ankamall olduğunu söylemeye gerek bile yok heralde.
Ankamall’ü de hiçbir zaman sevmemişimdir. O aşırı kalabalığı beni hep boğar. Pazartesi sabahı bile gidiliğinde kalabalık olma potansiyeli barındıran bir yerdir kendisi. Bir de biraz halk pazarına benzer bir havası var benim gözümde. Sebebi kalabalık mıdır başka bir şey midir bilemem. Bir de Ankamall’de asla normalde sevdiğim mağazalarda güzel bir şey bulamıyorum. Ankamall’e özel bir şey bu da. Neyse sonuç olarak oraya her gidişin dönüşünde kurduğum cümle “buraya bir daha asla gelmeyeceğim” olmuştur.
Bugün de aynı cümleyi kurdum ama bugün diğerlerinden çok farklı bir gündü. Bu sefer bu cümle %100 çalışacak yani eminim.
Ankamall enlemesine oldukça uzun bir binadır yani kaç yüz metre bilmiyorum ama baya baya uzun ve ben normalde hep sağ uç bölgesinde takılırım çünkü en sevdiğim mağazalar ordadır. Bugün de ordan başladım ama ilk defa kıyafet değil de makyaj malzemesi aradığım için sol uca geçtim devamında. Sol uçtan sağa doğru mağazalara baka baka dolanırken insanların bana doğru koşmaya başladığını fark ettim. Bir iki kişi değil, benim gibi sol taraftan sağa ilerleyenlerin ve ne olduğunu anlayamayanların dışında herkes ama herkes panik halinde benim olduğum yöne doğru akın ediyor, merdivenlerden inip çıkış kapısına ulaşmaya çalışıyordu. Muhtemelen büyük bir indirim vardır ya da bedava bir şey dağıtılıyordur diye düşündüm çünkü severiz biz Türk milleti olarak böyle şeyleri. Koşarız, izdiham yaratırız. Ben pek ilgilenmedim devam ettim yoluma. Sonra istisnasız herkesin panik halinde koşmaya devam ettiğini ve yüzlerindeki dehşet ifadesini fark ettim. İndirim ya da kampanyaya koşuyor olsalar böyle bir ifadeye sahip olamayacaklarını düşündüm. Bir tek ben ters yöne gidiyordum, bir gariplik vardı. En son sordum ben de birine ne oluyor insanlar neden koşuyor diye ve bana diğer tarafta bomba varmış dedi.
BOMBA VARMIŞ DEDİ LAN!
Böyle direk mi söylenir diyeceğim de nasıl söylesin kadın. Alıştıra alıştıra söyleyeceğim diye bombanın patlamasını mı beklesin? Ben tabi şoka girdim bir an. Ne?!?!?!? diyerek aptal bir ifadeyle kalakaldım. Tabi bu üç saniye falan sürdü. Sonra ben de hemen çıkış kapısına yöneldim. Çıkabilmek için önümde inmem gereken bir merdiven ve o merdivende bir ton yolu tıkayan panik halinde insan vardı.
Ordan çıkmanın saniyelerden uzun süreceğini fark ettiğim andır tam olarak o an.
Ve sonra düşünmeye başladım. Bir kaç dakika içinde ölebilirdim. Kimi arayacaktım? Annemi mi? Babamı mı? Arayıp ne diyecektim? Ben birazdan ölebilirim vedalaşalım mı? Herhangi birini arayamayacağımı fark ettim.
Sonra ölmeye hazır olmadığımı fark ettim. Ölemezdim çünkü henüz ölmek için yeterince iyi bir insan değildim. Dua etmeye başladım. “Allahım ölmek için yeterince iyi bir insan değilim, yapacaklarım bitmedi ne olur ölmeme izin verme.”
Ordan nasıl çıktığımı hiç bilmiyorum. Her şey bir anda oldu ama sanki bir ömürdü. Çıkınca da rahatlayamadım çünkü eğer gerçekten bomba varsa ve bombayı koyanın biraz olsun kafası çalışıyorsa insanları bir tarafta bomba olduğuna dair yanıltıcı bir iddiayla başka bir tarafta bir bütün halinde toplayabilir ve işini orda halledebilirdi. Bomba aslında bizim kaçtığımız tarafta olabilirdi. Olmayabilirdi de. Bomba falan olmayabilirdi, yalan ihbar olabilirdi. Her şey olabilirdi. Gerçeği bilemezdim. Çıkışta da olabilirdi. Otoparktaki arabalardan birinde de. Sonrasında binip ordan kaçacağım metroda da. Sonuçta hepsi kalabalık yerlerdi, hepsi amaca uygun yerlerdi. Belki de amaç sadece korku salmaktı bilemiyorum.
Çıktım binaya baktım. Patlamasını gözümde canlandırdım. İçindeki ve etrafındaki onca insan ne olurdu? Dışarıda kimsenin bir şeyden haberi yoktu. Lunapark tarzı bir kaç şey kurulmuş oralarda eğleniyorlardı.
Anneme telefon ettim hemen. Neden ettiğimi de bilmiyorum. Konuşmaya başlamadan ağlamaya başladım. Nasıl korktuysam artık, kaçarken fark edememişim. Annemin sesini duyduğum anda içim boşaldı resmen. Ağlaya ağlaya anlattım olan biteni. Annem de çok korktu fark ettim tabi bana çaktırmamaya çalıştı ama zaten ne zaman bir terör olayı olsa, ne zaman kızılayda orda burda eylem yapılsa, bomba patlasa ödü patlardı. Ne zaman haberlerde Ankara’yla ilgili bir şey duysa hemen arardı. Bulunduğum binada bomba olabileceğini duymak pek de yardımcı olmamıştır heralde. Metroya binme taksiyle git dedi ama Ankamall’den Beytepe’ye taksiyle gitmek pek akıl işi gibi gelmedi o an. Sanki başıma bir şey gelse paranın bir önemi kalacak, ne salakça bir düşünce bendeki de.
Vücudumun korktuğum anlarda verdiği klasik tepki olan mide kasılması, mide bulantısı ve şiddetli baş ağrısı kendini gösterdi peşinden. Kalbim hızlı çarpmadı bir tek, ilginç. Ayrıca cidden soğukkanlı bir insan olduğumu fark ettim çünkü içerdeki insanların ordan çıkışını düşündüm de, herkes deli gibi kaçıyordu. Bense gayet sakin yürüdüm, mervidenleri indim, ordan çıktım, durdum şöyle bir binaya baktım sonra yürümeye devam ettim ve annemi aradım. Annemin sesini duyana kadar tamamen soğukkanlıydım. Sanırım korkumu soğukkanlılığım baskılıyor ve bu yüzden dışarı mide kasılması/bulantısı falan olarak yansıyor. Ama korktuğum an değil, korktuğum şey geçtiği an yansıyor korkunun etkileri. Garip tabi.
Neyse bomba falan patlamadı. Telefonu kapattığım andan, bir daha ben yurttayım diye arayana kadar olan süre zarfında annem de televizyonun başından ayrılmamış zaten. Odaya geldiğimi duyduğunda rahatladı anca o da. Çok korktuğunu da anca o zaman itiraf edebildi. Ben korkmayım diye belli etmemiş telefonda. Anne-kız aynıyız, soğukkanlı ve mantıklı.
Hiç gerçekten öleceğimi düşünmemiştim. Yani düşünmüştüm, birgün öleceğimi biliyordum ama hiç önümdeki beş dakika içinde ölebileceğimi düşünmemiştim. Hiçbir şey olmamış olsa bile onun korkusu yetti. Öleceğimi düşündüğüm anda hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçmedi. Sadece annemi, babamı ve kardeşimi düşündüm. Ve ölecek kadar iyi bir insan olmadığımı. Hayatta en sevdiğim, en değer verdiğim şeyin ailem olduğunu düşünmüşümdür hep ve bugün olanlar yanılmadığımı kanıtladı. Yine de hayatım bu kadar çabuk bitmesin tabi mümkünse.
Bomba olayının asıl amacı belki de korku salmaktı. İnsanları dehşete düşürmek. Rahatını bozmak, ne bileyim bir nevi psikolojik işkence. Anneler günü gibi avmlerin full dolu olacağı özel günler de bu tarz şeylere en uygun günler tabi. Bu kadar insanı bir arada başka bir yerde bulamazsın. Gerçekten bomba da olabilirdi, belki vardı imha edildi. Gerçekleri henüz bilmiyorum ama ordaki herkese korku dolu berbat anlar yaşattığı kesin.
Sonuç olarak teröre lanet olsun demek istiyorum.
Bu adamda kendimi görüyorum. Charlie Sheen is the best.
Yaşadığın olaylar karşısında hiçbir zaman kendini suçlamazsan üzülmezsin. En azından kendini buna inandırırsan. Senin hatan olmadığına inanırsan. Dışarıdan bakanlar tabiki bunu anlayamaz, onlar seni bencil olarak nitelendireceklerdir. Umursama. Umursamamalısın.
Ve sadece gülüyor, sadece eğleniyor görünüp duygusal bıdıbıdılar üzerinden geyik yapıyorsan, duygusuz olarak nitelendirileceksindir. Umursamaz, rahat belki bunlara benzer bir kaç sıfat daha. İçinden gerçekte neler geçtiğini ama bastırdığını anlayamazlar. Bastırmak için ne kadar çaba sarf ettiğini anlayamaz insanlar.
İnsanlar yaşamadığı şeyi asla anlayamaz.
İnsanlar bilmediği şeyi asla anlayamaz.
İnsanlar biraz aptaldır. Ben de, sen de, onlar da. Herkes. Kimseye sen gidip de bak bu böyle, şu şöyle demedikten sonra, kim nerden, nasıl anlasın olup bitenleri.
Bazen sen bile anlayamazken kendini.
Gözünün içine baktığında gerçekleri görebilen insanlar vardır bir de. Onlar anlarlar. Onlar garip bir şekilde her şeyi anlarlar. Onlardan hiçbir şey saklayamazsın.
Neden etrafımda öyle bir insan yok?
Bazen hiç konuşmayım istiyorum. Ben hiçbir şey söylemeyim. Çünkü iyi değilim bu konuda. Çünkü hiçbir zaman iyi olamadım. Hiçbir zaman duygularımı dışarıya düzgün aktaramadım. Hiçbir zaman önemsediğim kişilere bunu hissettiremedim.
“Hiçbir zaman önemsediğim kişilere bunu hissettiremedim” cümlesindeki pişmanlığı ya da üzüntüyü görüyor musunuz? Görebiliyor musunuz? Görebilen var mı? Ben söylemeden ne düşündüğümü, ne hissettiğimi anlayabilecek bir insanoğlu var mı?
Hiçbir şeye inanmıyorum. Belki de neye inandığımı bilmiyorum. Bir şeye inanmak zorunda mıyım?
Aşka inanırdım mesela ama artık inanmıyorum. Kalıcı mutluluğa inanmıyorum. Sanki hayatın tüm tecrübelerini tatmış da kendisinden her şey geçmiş artık yolun sonundaymış gibi bir insan edasıyla bunları yazıyor olmama da inanamıyorum. Bu ben değilim çünkü. Ben böyle değildim ama böyle olanlarla dalga geçerdim. Böyle olmama şaşmamak lazım çünkü ben neyle dalga geçersem başıma gelir. Ve ben hep dalga geçerim. Ben hep eleştiririm. Bana göre hiçbir şey yeterli değilmiş gibidir.
Aslında öyle değil. Bunları siz söylüyorsunuz çünkü aslında beni tanımıyorsunuz. Bunlar sizin kafanızda yarattığınız Gizemler.
Mükemmelliyetçi bir insan değilim ama herkes öyle olduğumu düşünüyor. Hiçbir şeyi beğenmediğimi, hiçbir şeyin bana yeterli gelmediğini. Standartlarım çok yüksekmiş gibi davranıyorlar. Mantıken öyle bir şey olamaz çünkü ben kimim ki standartlarım o kadar yüksek olsun? Ya da insanlardan çok şey bekleyeyim. Ya da mükemmel adamı arayayım. Ben mükemmel miyim ki tüm bu mükemmellikleri bekleyeyim?
Hiçbir zaman mükemmel olduğumu düşünmedim, aynı zamanda mükemmel insan ya da hayattaki herhangi bir şeyin mükemmel olabileceğini düşünmüyorum. Bir şeyi sen mükemmelleştirirsin, o senin kafanda mükemmeldir. Sen onu sevdiğin için mükemmeldir. Kusurlarını görmediğin için mükemmeldir. Mükemmelliğin sebebi budur, o şeye duyulan büyük sevgi. Ben mükemmel değilim, mükemmeli de aramıyorum. Bu kadar, bu kadar basit.
Soğuk göründüğümü biliyorum. Belki ukala, belki bilmiyorum bunun gibi kötü sıfatlar. Tanımadığım insanlara nasıl sıcak görünebilirim? Önyargılarınızı yıkın artık insanlar. Çünkü tanıştıklarıma, konuştuklarıma göre gayet sıcağım, gayet iyiyim. Birbirinden tamamen zıt yorumlar aldıkça iki farklı kişiliğim varmış, yerine/adamına göre bir tanesi ortaya çıkıyormuş gibi gelmeye başladı. Şizofren miyim acaba?
Olduğum gibi görünemiyorum ya da göründüğüm gibi olamıyorum sanırım. Belki de buyumdur ben, belki göründüğüm gibiyimdir. Belki kabullenemiyorumdur. Bencil bir insan olduğumu biliyorum ama bazen sevdiklerim için yaptıklarıma ve yapabileceklerime bakınca hayır ben bencil olamam hatta oldukça fedakar bir insanım da diyebiliyorum. Böyle olmamın sebebi sanırım hiçbir duygunun ortasını tutturamamam. Ya çok seviyorum, çok değer veriyorum insanlara ve ona göre davranıyorum, ya da umursamıyorum. Orta hisler yok, az sevme yok, az sevmeme de yok. Sevmediğim insan yok aslında düşündüm de. Bir sevdiklerim var bir de geriye kalanlar yani umursamadıklarım. Böyle de garip bir insanım.
Gerçekte içimden geçenleri, hissettiklerimi falan bilsin istiyorum insanlar bazen. Sonra düşünüyorum amaan ne gerek var oluyor. Sonra yine umursamaz, duygusuz Gizem geliyor. Herkes öyle biliyor. Öyle değil ama bunu kimse bilmiyor. Birgün biri bilecek ama, inanıyorum. Birgün biri beni gerçekten tanıyacak. Tabi ben tanınmak istediğimde.
Eğer bir kız, yapabileceği çok daha eğlenceli şeyler varken kendini odasına tıkıp, odada ne kadar dolap, çekmece ve türevleri varsa, hepsini baştan dizayn etmeye kalkıyorsa kesinlikle sınav dönemindedir. Ve tabi kesinlikle ders çalışmaktan nefret eden bir tiptir. Bir inek olmak istemiştir o da ama olamamıştır. Çünkü olamıyordur. Çünkü inek olarak doğmamıştır, yapacak bir şey yoktur.
Yine bir kız, bütün dolapların falan dizaynını bitirdikten sonra hızını alamamış ve odayı baştan dizayn etmeye kalkmışsa cidden sınav dönemindedir. Bu daha bir kesindir, %100 çalışıyordur.
Sonra yine bir kız düşünüyoruz ve bu kız bu sefer de gayet düzgün bir şekilde duran, hiçbir sorunu olmayan ojelerini silip baştan sürmeye karar vermişse.. Bilin bakalım? SINAV DÖNEMİ. Evet.
Ha bir de bir kız, dolabındaki tüm güzel elbise/ayakkabı kombinlerini deniyor ve kendi çapında küçük bir defile düzenliyorsa sınav dönemindedir.
Tüm bu saçmalıkların ortak noktası, tabiki de yaklaşan sınav döneminin verdiği çalışmak zorundayım hissi yüzünden vicdan azabı çekmemek amacıyla kendini yaşadığın yere kapatıp, tüm dış dünyadan soyutlamayla başlayan ve bir türlü ders çalışamamakla devam eden zaman zarfında birazcık kafayı yemek, birazcık da oyalanacak bir şey bulmaya çalışmaktır. Aslında oyalanacak bir şey bulmaya çalışılmazsın bile. Normalde oyalanman gerekse, oyalanacak bir şey arasan bu kadar oyalanamazsın. Ama ders çalışman gerekiyorsa, bir savunma mekanizması olarak beynin sürekli o daracık yaşama alanında dizayn edecek şeyler, denenecek kıyafetler vb yapacak saçma şeyler bulur. Hatta bunları yaparken çok eğlendiğin mesajını verir sana ve zamanın nasıl geçtiğini anlamanı imkansızlaştırır. Tüm bunlar ders çalışmamak için yapılan bir takım saçma sapan hareketlerdir. İç dünyanda haykırmakta olan “ders çalış, napıyorsun sen?!!” tepkisini bastırmak ve içini rahatlatmak için de vicdan yapar ve sürekli etrafındaki insanlara “ders çalışamıyorum ühü:’(((” modunda konuşmalar yaparsın.
Böyle şeyler işte. Herkesin yaşadığı klasik şeyler. Acaba erkekler ders çalışamadığında ne yapıyor yahu çok merak ettim. Defile yapmadıkları kesin de. Alkole abanıyor olabilirler mi? Ya da sigara? Kafamdaki erkek modellerinin hepsinin de alkole ya da sigaraya abanan tipler olması da çok iç açıcı değil mi?
Bu davranışları yazarken fark ettim ki, bunlar aynı zamanda bir kızın depresyona girdiğinde yaptığı hareketler de. O zaman ders çalışmam gerektiğinde depresyona giriyorum ben? Evveet aynştayn vaz hiyır.
Yanımda tv açık, Beyaz Show’da bir dizideki Osman karakterini canlandırdığını anladığım küçük bir çocuk ispanyolca şarkı söylediğini sanıyor. İnsanlar severek bakıyor. Ben neden çocuk sevemiyorum? Kafamda çılgın sorular.
Sınavlardan nefret ediyorum.
Exams sucks!
Düşünmemek, bir şeylerden kaçma yollarından biridir.
En sağlam kaçış yolu olduğu bile söylenebilir aslında. Oyalanacak bir şeyler bulmak. Bir şeyler yapmak. Bir şeyler yapıyor gibi yapmak ya da. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamasan yeter o sana. Mantıklı düşünürsek nasıl geçtiğini anlamadan geçen zaman bizim zararımıza aslında. Vakit nakittir derler ya, aslında nakitten bile değerlidir bence vakit. Çünkü nakit, kaybedildiğinde tekrar kazanılabilen bir şeydir ama vakit? Bir salisenin bile geri alınma ihtimali yok.
İmkansız diye bir şey yoktur tezini yıkan bir şeydir kaybedilen zamanı geri almak.
Bu çok değerli zamanımı nasıl harcıyorum peki ben? Uyuyorum, uyanıyorum, biraz spor, duş, kahvaltı, ders, yemek, bilgisayar, bilgisayar, bilgisayar… Döngü başa dönene kadar saatlerce bilgisayar.
Napıyorum ya ben? Neden böyle yapıyorum?
Günümüzde herkes böyle diyip sıyrılsam ya işin içinden, olmaz mı? Olmaz tabi, içim rahat etmez ki. Kendine yalan söylemek ve inanmak çok kolay ama içindeki sesi susturmak öyle değil. İçimde bir yerlerde yanlış olduğunu bildiğim şeyleri yapmaya devam etmek, sonra bunlarla yüzleşmek kolay değil.
Burda gerçekten zamandan mı bahsediyorum?
Bir şeylere üzülerek, bir şeylere pişman olarak, bir şeyleri erteleyerek, bir şeylere üşenerek o kadar zaman harcıyoruz ki, o kadar yani. Ne kadar olduğu belli değil.
İnsanlar duygusuz olduğumu düşünüyor. Bir kaç aydır tanıdıklarımdan tutup, yıllardır tanıdıklarıma kadar böyle bu. Birini tanımadan yargılamak çok kolay demek isterdim ama beni tanıyanlar vardır içlerinde illaki. Bu düşünce kafamı karıştırıyor, herkes aynı şeyi söylüyorsa, söyledikleri doğru olabilir mi? Duygusuz olabilir miyim gerçekten?
Şöyle de bir düşünce var; herkes duygularını dışa vuramaz. Bu birçok insan için bir problem olmuştur bu bugüne kadar. Hep dizilerde, filmlerde vb yerlerde bu sorunu görür, duyar ama kendimde olacağını hiç düşünmezdim. Hatta garip gelirdi. Yani seviyorsan git konuş abi kafasındaydım ben de kendime göre. Sonra fark ettim ki insanlar duygusuz olduğumu düşünüyor. Bence duygusuz değilim, yani duygusuz olamam. Duygusuz insan olur mu?
Duygularını dışa vuramıyor teşhisi koyuyorum kendime. Sonuçta herkes duygularını göstere göstere yaşamak zorunda değil, öyle değil mi?
Ama sonra düşünüyorum, bende cidden bir gariplik var. Bir kere fiziksel temasla sevgi gösterisinden nefret ediyorum. Hani şu sürekli birbirini öpen, elele, kolkola dolaşan kızlar olur ya, hah işte hiç öyle olamadığım gibi aynı zamanda bana bu tarz şeyler yapıldığında acayip rahatsız oluyorum. Soğuk nevale dedikleri kadar varım galiba. Ama ne yapabilirim? Ben böyleyim.
Seni seviyorum diyemiyorum sevdiklerime. Bu kadar zor mudur? Annem, babam ve kardeşim için ölürüm. Gerçekten. Onları delicesine seviyorum yani böyle bir sevgi daha yok ama onlara bile içimden geldiği halde onları sevdiğimi söyleyemiyorum. Bende bi acayip, kimsede olamayacak kadar gereksiz ve fazlaca gurur var. Gerçi sevdiğin insanlara seni seviyorum diyememenin gururla ne alakası var?
Nedense duygularını dışa vuran, açık ve net yaşayan insanlar çok aciz geliyor gözüme. Böyle düşünmem çok saçma biliyorum ama böyle düşünmeme engel olamıyorum. Yavşaklıktan, yılışıklıktan nefret eden bir insan olmuşumdur her zaman ve böyle mıçmıç sevgi gösterilerinde bulunan aile/arkadaş/sevgililer hep gözüme fazlaca yılışık gelmiştir. Yanlış mı düşünüyorum?
Bunun yanlışı doğrusu olmaz gerçi. Kişiye göre değişen şeyler bunlar. Aslında keşke duygularımı gösterebilsem diyorum bazen. O kadar soğuk görünmesem. O kadar duygusuz görünmesem. Öyle değilim çünkü. Ama kimsenin o yönlerimi görebileceği kadar derine inmesine izin vermiyorum. Benim olayım bu bence. Duvar koyuyorum araya, belki dağ. Engeller dizisi. Tuzaklar belki. Yaklaştırmıyorum insanları, mesafeler koyuyorum. Kuyular kazıyorum. Ama neden?
Hayatımda sadece bir kere çok kırıldım ama onun etkisi değil bunlar, ondan önce de böyleydim zaten. Hatta böyle olduğum için kırıldım muhtemelen.
Belki de hep bunun olmasından korktuğum için baştan böyleydim. Belki de herhangi bir sebebi yoktur, sadece böyleyimdir işte. Doğuştan. Doğuştan böyle olabilir mi insan? Duygusuz? Ama duygusuz değildim dimi, sadece göstermiyordum.
Sonra düşünüyorum, bence ben kimseye sevgili olamam. Olmak istemediğimden değil, sadece olamam. Bana göre değil çünkü. Yaşayan en bağımsız, en burnunun dikine giden, en kendi bildiğini okuyan vb insanlardan biri olduğum için, tek kişilik bir hayat bana göre olan. İki kişiyi kaldıramam gibi. O sorumluluğu alamam gibi. Eğlenmesine eğlenirim, eğlendiririm her zaman. Ama konu duygusal bıdıbıdılara gelince, yok olmaz. Yapamam. Duygusal bi konuşma bile yapamam. Şakalar yaparım konu üzerinden, komiklikler yaparım. Sonra da neden bana duygusuz diyorlar..
Ben noolucam böyle ya?
Birgün o duvarları, dağları, kuyuları ve tüm engelleri aşabilecek kadar inatçı, dirençli ve güçlü biriyle tanışırım belki. Hatta belki sürekli tanışıyor ama itiyorumdur. Huyumdur çünkü, sevebileceğim ve beni sevebilecek bir adam tanıdığımda iterim. Uzaklaşırım, uzaklaştırırım. Bir çeşit savunma mekanizması sanırım bu. Çünkü beynim, şartlanmış durumda kimseye bağlı kalmamaya. İçinde duyguların olmadığı, sadece eğlence olan bir hayata şartlanmış durumda. Bana ben itsem bile, soğuk görünsem bile, istemiyormuş yapsam bile içimi görebilecek, aslında öyle olmadığımı anlayabilecek, yılmadan benle uğraşabilecek, bana karşı gelebilecek bir adam lazım sanırım.
Her ne kadar öyle birinin var olduğuna inanmasam da, yanılmak güzel olurdu.
Yaa bu kadar tatlı, bu kadar sevimli, bu kadar mükemmel bir şey olabilir mi? Bu fotoğrafı gördükten sonra köpek sahibi olma isteğim hayvanlarca artmış bulunmakta. Nooolur yani nooooğğlur bir köpeğim olsa hı? Çok mu zor bir şey istiyorum? Ayrıca kendisi adeta gelecekteki köpeğim yaa, hem müzik sever hem dünya tatlısı. Yerler! Kalp.